Bolum 49
Elis ile Carl kütüphaneye girdiler, Elis şifre gerektiren bir odayı açtı, odaya girdikten sonra Elis kitaplardan birini çekti ve aşağı doğru inen bir yol açıldı. -Amma meşakkatli bir işmiş. -Biraz öyle. Merdivenleri indikçe indiler. En sonunda bir kapıya ulaştılar. Kapıyı tıkladı, içerden tanıdık bir ses yükseldi. -Şifre? -“123”. -Çok zor değil mi bu? -Zevk almak için soruyor aldırış etme. Kapı açıldı, içeri girdiler. Carl şaşkınlıktan kaşlarını kaldırdı. -Vay, vay, vay, vay. Silindirik bir yapıda upuzun bir odaydı. Duvarlar yerine sadece raflar vardı. Ne merdiven, ne başka bir şey sadece kitaplar. Carl içeri adımını attı. Atmasıyla birlikte aniden arkasından biri elleriyle gözlerini kapattı. -Ben kimim? -Patricia. Patricia ellerini çekti ve Carl’ın karşısına geçti. Yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. -Şaşırdım doğrusu. -Kötü bir niyet sezseydim ölmüştün. Alaycı bir tavırla taklit yaptı. -Korkunç! -Berbat bir oyuncusun. -Hehehe. Carl eliyle yukarıyı işaret etti. -Bu kitaplara nasıl ulaşıyorsun? Patricia yavaşça uçmaya başladı. -Bu şekilde. -Oo oldukça şaşırtıcı. -Çok havalı değil mi? Patricia Carl’ın dibine doğru indi ve daha çok yakınlaştı. -Değil mi? Carl eliyle Patricia’nın başını tutup uzaklaştırıp saçını okşadı. -Evet, evet koca bebek. -Yirmi üç yaşındayım ben. -On yaşında gibi davranıyorsun ama. -Benim ruhum genç! Elis gülümseyerek sadece izliyordu. Patricia arkasını dönüp kütüphaneye baktı. -Eee seni hangi rüzgar attı buraya? -Ufak bir lodos sadece. — Carl önündeki kırmızı kapaklı, beş yüz sayfalık kitabı kapatıp kenara bıraktı. Sırtını sandalyeye yasladı ve zihni dingin fakat bir o kadar da dolu bir şekilde yukarı doğru kafasını kaldırdı. “Tükendim resmen. Evet kitaplar gerçekten normalde erişemeyeceğim bilgilere sahip fakat istediğim şeye bir türlü ulaşamıyorum.” Carl ap’yi açtı. Ap: Exp:500.000/499.999 -“Kafayı yersin şu sayıya bak. Sanki bir şey yapmam gerekiyor sınırı aşmak için.” Carl kafasını sola doğru eğdi. Bir tane isimsiz, siyah kapaklı bir kitap duruyordu masasında. Belli bir süre baktıktan sonra iç çekip doğruldu ve kitabı önüne alıp ilk sayfasını açtı. -Bugünlük son olsun. Carl okudu, okudu neredeyse kitabı bitirdi derken Carl bir sayfa daha çevirdi. Gözleri fal taşı gibi açıldı panikle kitaba doğru eğildi ve kitapta yazan kısmı sesli bir şekilde okumaya başladı. -Vardır her kumaşın bir sınırı. Çoğu bu sınıra dahi erişemez, erişenler ise ezer geçer o sınırı lakin bir kumaş var ki, Hint kumaşı kadar nadir bir kumaş. Bu kumaş yırtmak zorundadır o demirden duvarı. Ne açılır, ne altından tünel kazılır, ne üstünden uçulur bu demir kapının. Bir gerçek vardır bununla birlikte, o demir kapı bir kere aşıldığında geri dönüşü olmayan bir hakikat, yıkanı yıkmak için bekliyor olacak kapının ardında. Nasıl mı yıkacak bu kapıyı? Cevap onun sahip olduğu en gerçek ve en güçlü duygusunda saklı. En parlak yıldızların aydınlatamadığı, güneşin ısıtmaktan korktuğu o karanlığında saklı. Hakikatin anahtarı, en büyük canavar yani bizzat kendin. Carl elleriyle sertçe yüzünü tuttu sanki yüzüne yapışmış bir maske vardı da onu çıkarmaya çalışıyor gibiydi. -Bu! Evet, evet aradığım cevap burada! En karanlık duygum… Neyse, bir eve gideyim şu an kafam çatlamak üzere. Arkasında süzülen Patricia uyandı ve gözlerini kaşıyarak Carl’ın yanına geldi. -Ne bu gürültü Carl bir şey mi oldu? -Sadece kötü bir kabus. Alaycı bir şekilde sırıttı. -Küçük bebeğimiz korktu mu? -Senin benden korktuğun kadar değil. -Şerefsiz. Carl yavaşça kapıya doğru yöneldi. -Benlik bu kadar görüşmek üzere. -Görüşürüz. — Carl dışarı çıktı ve evine gitmek için yol aldı fakat yolun ortasında çok önemli bir şey fark etti. -“Bir dakika, ben uzun süredir Reiji Hocamın yanında kaldım ondan sonra da krallıkta kaldım. Hmm… Ulan bildiğin evsizim ben! Basbaya ben sürekli misafir kaldım en iyisi bir ev tutmak olabilir. Şimdilik bir handa kalayım.” Carl sokakta yürürken karşısında ona doğru gelen maskeli birini fark etti ve gülümsedi. -Sun, ne haber? Sun maskesini çıkarmadan Carl’ın yanına geldi. -Tesadüfe bak sen. Bıraktığın gibiyim Carl. Daha doğrusu daha iyiyim. -Hayrola? -Reiji Hocanın yanına gittim. Sana selamı var bir ara uğra. -Uğrarım, uğrarım. -Beni tekrardan eğitmesini rica ettim. -O ne dedi? -Kabul etti. -Reiji Hocaya bak sen. -Seninle tanıştıktan sonra oldukça değişmiş Carl. Eskiden böyle biri değildi. He bu arada Carl, Luna Efendi seni sorup duruyordu haberin olsun bir uğra istersen. -“Eh normal alıştı orada kalmama. Neyse gideyim bari.” -Tamamdır Sun teşekkürler, dikkat et kendine o zaman. Sun dümdüz yürümeye devam etti ve Carl’ın yanından geçerken yavaşça omzuna vurdu. -Sen de öyle. İyi eğlenceler. -Maskenin altından piç, piç güldüğünü biliyorum. -Tüh! Yakalandım. — Luna pijamalarıyla yatağında oturmuş camdan bakıyordu. -Carl’dan hala haber yok. Gelmeyecek galiba. Yanındaki ikinci yastığı alıp sarıldı. -Keşke haber verseydi. Aptal. -Sevgilinin arkasından aptal demek çok ayıp. Luna yerinden sıçradı ve dengesini kaybedip yataktan düştü. Carl açık olan camdan içeri girdi ve gülmeye başladı. Luna sitemle ayağa kalktı. -Camdan girmek neymiş! Hırsız mı oldun şimdi? -Haha! İyisin değil mi? Luna yanaklarını şişirip kafasını çevirdi. -Değilim! Carl, Luna’nın baktığı yöne doğru geldi ve yanaklarını sıktı. -Canın mı yandı prenses? Öpeyim de geçsin. Luna yatağı gösterir. -Anca orada iyileşir. Carl alaycı bir şekilde gülümsedi. -Çok yanlış anlaşılmaya açık konuşuyorsun. Bir kitabın içinde okusaydım bunu kesin yanlış anlardım. Luna yatağa uzandı. -Belki de öyle anlamanı istiyorumdur? -Seni edepsiz. -Hehe. Carl da yanına oturdu. -Niye yatmıyorsun? -Biraz seni izlesem olmaz mı? -Ay tabii olmaz sapık mısın nesin? -Biraz öyle olayım o zaman. -Edepsiz. İkisi de kıkırdıyorlardı. Carl bir anda ciddileşti. Luna merakla ona hiçbir şey demeden bakmaya başladı. -Böyle önemseyip endişelenmen çok hoş ama ben gittikçe daha tehlikeli şeylerin içine atıyorum kendimi Luna. -... -Seni endişelendirdiğim için özür dilerim. Luna ifadesiz bir suratla Carl’a bakıyordu. Kollarını Carl’a doğru açtı. Carl hiçbir şey demeden Luna’nın kollarının arasına girdi. Luna, Carl’ı bağrına bastırdı. -Carl dediğim gibi ben, ne olursan ol seni seveceğim. İster kötü ol, ister iyi ol, ister hiçbir şey olma, ister sürekli canını tehlikeye at. Bunların hiçbiri umrumda değil. Carl da Luna’ya sarıldı. -Teşekkürler Luna. Carl bu şekilde uyudu fakat Luna… Sanki bir şey onun canını sıkıyordu. Hem de delicesine. -Bu kötü bir şey mi? İyi bir şey mi? Carl’a anlatmalı mıyım şu an gördüğüm şeyi? Neyse… Bu şekilde geceyi gündüz ettiler. — Carl ormanlık bir alanın içinde yürüyordu. yanındaki ağaçtan bir yaprak kopartıp elinde yavaş yavaş onu koparmaya başladı. Belli bir süre yürüdükten sonra ormanın ortasında duran devasa, kırmızı bir kapının önüne geldi. -Cehennemin kapısı… Bu zindan yapacağım şey için en uygunu. Kollarını sıvadı, kapıyı itti, o devasa kapı yavaş yavaş açıldı. İçeriye adım atamadı çünkü adım atacak bir yer yoktu. Kapının hemen ardı uçurum gibiydi aşağıda ise orklar, minotorlar, devasa kuşlar, zebani görünümlü türlü türlü canavarlar vardı. Carl kararlı bir suratla kapıya dönüp baktı. -Bir demir kapı değil fakat baya cafcaflı. Carl kılıçlarını çekti, arkasında dört tane kanat belirdi. -It’s show time! -“Böyle daha havalı olur herhalde.” İçeri doğru atladı. Süzülerek ilk önce ona doğru uçan kuşları kese kese en aşağı kadar indi. Sonrasında tamamiyle bir katliam. Carl önüne gelen her canavarı kesip biçiyordu. Carl bir saat boyunca devam etti bir saatin ardından bir şeylerin değiştiği gözle görünürdü. Carl artık deli gibi gülümsüyordu sanki canavarları kesmekten zevk alıyor gibiydi hatta gibi denmez buna. Carl delirmişcesine kılıçlarını savuruyor ve gülüyordu. Artık öyle bir raddeye gelmişti ki bu durum, canavarların bazıları korkmaya başlayıp kaçmaya bile çalışıyorlardı. Bu şekilde bir saat daha geçti. Carl’ın göz bebeklerinin rengi kan kırmızısına büründü. Bir saat sonra da göz bebeğinin etrafı tamamen siyaha büründü. İki saat yani toplam beş saatin sonunda Carl’ın etrafında bir alan belirdi ve Carl’ı sanki korumaya almış gibi onu etrafını sardı. Canavarlar ona dokunamıyorlardı. Carl’ın gözleri kapandı. Gözlerini açtı beyaz, yuvarlak bir masa vardı karşısında kendisi de beyaz bir sandalyede oturuyordu. Masanın diğer ucunda ise Lucy oturuyordu. -Demek fark ettin. -Şimdi ne olacak? Lucy derin bir iç çekti. -Hakikatin anahtarı, en büyük canavar yani bizzat kendin. -Evet? -Birazdan anlayacaksın. -O zaman niye senin yanına geldim? Lucy masaya doğru kafasını eğdi. Endişeli duruyordu. Carl meraklı bir tavırla Lucy’e bakıyordu sadece. -Carl… Senden bir şey isteyebilir miyim? -Buyur? Kafasını kaldırdı, gözleri dolmuştu. -Lütfen pes etme. Olur mu? Carl gülümsedi. -Bana güven. Lucy sanki bir vedaymış gibi Carl’a bakıyordu. Gözlerini kaşıdı ve gülümsedi. -Bol şans Carl. Carl’ın etrafından bir anda siyah bir şeyler çıkmaya başladı ve bu siyahlık Carl’ı adeta yutar gibi etrafını sardı. Simsiyah bir alanın içindeydi. Oturduğu sandalye kaybolduğu için götünün üstüne düştü. Götünü ovalayarak ayağa kalktı. -Acıttı. BÖLÜM BİTER…